müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23.05.2016

Deftones "Gore" Albüm İzlenimleri






Bilindiği üzere, 8 Nisan 2016 tarihi itibarı ile Deftones son albümü olan Gore'u piyasaya sürdü. Uzun bir aranın ardından (yaklaşık 4 sene) gerçekten dört gözle bekliyordum desem yalan olmaz. Nisan ayının sonundan itibaren dinliyorum ve bu süre zarfında yorumlamak için albümü sindirdiğimi düşünüyorum. Öncelikle, albümdeki parçalar şu şekilde:


1."Prayers/Triangles"  
2."Acid Hologram"  
3."Doomed User"  
4."Geometric Headdress"  
5."Hearts/Wires"  
6."Pittura Infamante"  
7."Xenon"  
8."(L)MIRL"  
9."Gore"  
10."Phantom Bride" 
11."Rubicon"  

Klasik bir Deftones olarak yine şarkı sayıları ve dakikaları hemen hemen aynı. Albüm yayınlanmadan önce ilk olarak albümün aynı zamanda açılış parçası olan Prayers/Triangles'ı yayınlamışlardı. İlk duyduğumda her ne kadar beğensem de hayal kırıklığına uğramıştım açıkçası. Grubun Chino Moreno (vokal) 'nun diğer yan projesi olan Crosses'tan etkilendiğini düşünmüştüm. Parça her ne kadar güzel olsa da Deftones etiketi altına konulmaması gerekirdi. Daha çok Crosses albümlerine yakışırdı zannımca.

Ancak albümü edindiğimde bu endişemin biraz boş olduğunu anladım. Özellikle albümün ikinci parçası olan Acid Hologram ilk dinleyişte gönlümü fethetti bile. 3'e geçtiğimde ise tempoyu bu kadar yükseltmiş olmalarına çok sevindim. Chino'nun aynı parçada bir çok iniş ve çıkışını duymak, kısa aralıklarla sürekli farklı tarzda vokalini dinlemek gerçekten benim için paha biçilemez. 

İlk 4 parça gayet güzel ve tempolu giderken aniden şu çok övülen Hearts/Wires girişi ile gönülleri fethetse de, ilerleyen dakikalarda beni fazlaca baydı. O hani her Deftones albümünde bulunan en az 2 tane harika slow parçalardan değil bu bence. Herkesin aldığı duyguları alamadım nedense. Ne kompozisyonu ne de vokali beğenmedim.

Aslında tüm albümü dinlediğimde, neredeyse tüm parçaların çok güzel bir kompozisyonla yazılmış olduğunu farkettim. Tempo ile sürekli dalgalanmalı olarak profesyonelce oynanmış. Özellikle davulcu Abe Cunningham bu albümde şahaserler yaratmış. Aksak ritimler, ani iniş ve çıkışlar çok yerli yerinde ve dinleyici için heyecan verici olmuş. Chino vokal konusunda aşmış. Ama bu aşış bence yalnızca kayıtlarla sınırlı kıalıyor. Her ne kadar grubu canlı olarak sahnede izleyememiş olsam da, canlı performans videolarını izlediğimde, albüm kayıtlarının tam aksine vokal anlamında ne kadar başarısız olduğunu görüyorum. O profesyonellik canlı performansta yakalanamayacaksa, kayıtlarda artistliğin ne lüzumu var onu da anlayamıyorum.

Son albümle ilgili olarak, en başından beri grup ile olan gitarist Stephen Carpenter, bu albümden pek haz almadığı ve yeterince albümün duygu olarak içine giremediğinden bahsetmiş. Yapmak istediğim bu değildi demiş. Sadece girdim ve çaldım, hepsi bu kadar demiş. Bu yorumunu albümü dinlemeden önce okumuştum. Açıkçası albümü ön yargı ile dinlemeye başlamıştım eyvah saçma sapan bir şey yaptılar galiba diye. Ama sound yine bildiğimiz Deftones soundu. Bana göre iyi olarak nitelendirebileceğim ufak tefek gelişmeler haricinde Deftones adına hayıflanılabilecek bir durum söz konusu değil. Belki gitarist abimiz bambaşka bir şey yapmak istiyordu ama bu isteğini Deftones'un içine yedirmesi hoş olmamış. Çünkü grup yine bildiğimiz grup. 

Albüm hem slow hem de agresif açıdan bir çok dinleyiciyi memnun edecek gibi görünüyor. Parçalar sırayla dinlendiğinde bomba gibi giriyor bomba gibi çıkıyor. Özellikle son parça olan Rubicon da bence çok iyi kompoze edilmiş. Hele ilk başlarda sürekli replay etmekten kendimi alamıyordum. 

Bana göre Koi No Yokan albümü daha başarılıydı. "Şu şarkı kötü" denilebilecek bir şarkıları yoktu. Dolu doluydu. "Gore" albümü belki bunun bi tık altındadır ama kesinlikle her tarz dinleyici tarafından şans verilmesi gerekir! 

Aşağıda "Doomed User" parçalarını paylaşıyorum. Belki yeni değişiklikleriyle ilgili güzel bir bilgi verebilir. Girişi itibari ile her ne kadar "Diamond Eyes" albümündeki "CMND/CTRL" parçasını andırsa da, azıcık sabretmekte fayda var.








27.02.2013

Jolly Joker Ankara Katatonia & Epica Konseri

Konser haberini ilk gördüğümde kalbimde atan küçük pıtpıtları ifade etmeye çalışsam edemem. Evet, yine ergenliğimin grubu Katatonia Ankara'ya geliyordu. Epica'yı kim iplesindi... Ama yine de yanında bonusu ile geliyordu! Daha öncesinde Katatonia'yı 3 kez izleme fırsatı bulmuştum. İlki 2004 yılında İstanbul Rock the Nations konserindeydi. O zaman Epica da çıkmıştı headliner olarak. Ama biz daha bebe olduğumuzdan ve iki kız gittiğimizden geç saate kadar duramamıştık konserde. İçimde kalmıştı. Daha sonra Ankara Saklıkent'e geldiler. Tarihini tam hatırlamıyorum ama, 2006 olabilir! En önde izlemiş, hatta tüm eşyalarımı Blakkheim'ın önüne, sahneye koyuvermiştim. Diğeri de 2010 yılında Profestival kapsamında yine Ankara Hacettepe'de gerçekleşen konserdi. Sepultura, Deathstars ve Kreator da yine bana Katatonia'nın getirdiği bonuslardı. 

Konsere Adım Adım

Konser için yanıma bir yoldaş, bir gardaş aradım durdum. İnsanlara rüşvetler teklif ettim. "Vallaha istediğiniz bi konserde yanınıza eşlik edicem" dedim. Tabii benim çok metalci (!) arkadaşlarım "ergenlerle konser dinleyemem, bayık bayık bayılamam..." falan gibi laflar ettiler. Dedim gelmezseniz gelmeyin. Tek gidecektim. Adamlar taaaa İsveç'in dağlarından Ankara'ya,  evime 8-10 dklık bir yürüme mesafesine gelecekler, ve ben kimse bana eşlik etmiyor diye gitmeyeceğim öyle mi? Bu deneyimi de yaşamak güzel olur diye düşündüm. Ne de olsa hayatımda tek başıma gidip iskender yeme deneyiminde bulunmuştum ya, her şey vız gelirdi artık... İskenderin gücü adına, tam da kararımı vermişken, şans eseri, Master'dan bir arkadaşım (bir önceki Hacettepe konserinde de birlikteydik) da gelmek istediğini söyledi. Kendisi eskiden beri Simone Simons hayranı...

Konsere bir gün kala aldık biletlerimizi. Artık büyümüştük. Üniversitemizi bitirip, üstüne master bile patlatmıştık. İş güç sahibi insanlardık. Gavat gibi atladık arabamıza (1dk falan sürdü ulaşmak), valeye de verdik, paşa paşa girdik içeri. İlk kez gittim jolly joker sahnesine. Çok da beğendim. Ambiyansı çok hoş görünüyor. Ama ilk girişte anlayamadık. Önce bara girdik. Herkes oradaydı. Baktık baktık sahne yok. Sonra birine sordum, "gardaş sorması ayıptır sahne nerde?" diye. Meğer alt kattaymış. Milletin barın çıkış kapısında sıra olması bu yüzdenmiş. Merdivenlere inen bariyer kalkacak ve millet en öne koşacak ya! Dedim hiç işim olmaz. Aslında olur da, uzun zamandır bu konseri bekliyorum, pazar sabahı tüm stresimden arınıyorum ki bir aksilik çıkmasın diye. Ama her boka rağmen konser vaktinden 2 saat önce durduk yerde belim tutuluyor! İşte bu da benim olaylarım... Bu yüzden, orada bulduğumuz bir masaya oturup (yine kapıya yakındık ama), beklemeye başladık. Hareketlilik olunca da kalkıp sıraya yandan sıvıştık. Sonra yavaş yavaş almaya başladılar konser alanına bizleri. Bir kat indik, resmen şovalye şatosundan şarap mahzenine indiğimi sandım. Bu kadar beğeneceğimi tahmin etmiyordum. Ama uzun merdiven yolculuğu tek kat ile bitmedi. Bir kat daha indik. Ve salondaydık artık!

İlk İzlenimler 



Salon oldukça büyüktü. Büyük dediğim, Saklıkent ile hemen hemen aynıdır. Ama daha teknolojik, daha büyüleyici, daha adama benzer... Sağda solda ve sahnenin tam karşı yukarısında balkon vardı. Belimin aldığı son durumdan dolayı neden balkon almadım diye yakındım durdum. İnsanlar oturarak rahat rahat izlediler. Halbuki ben sahne önlerinde olup, sahnedekilerle iletişim içinde, göz kontağında olmayı seviyorum. 

Yerimiz hiç de fena değildi. Alan tamamen seyircilerle dolmuştu zaten. Biz de en önden 4. sıradaydık. Bu kadar kalabalık için çok çok başarılı bir yerdi bence. Ama o kadar kişiyi göz önünde bulundurduğumuzda, herkes yanyana, göt göte, ağız ağızaydı. Her zamanki gibi bahtsız bedevi ben, boyum gayet uzun olmasına rağmen, önümde 4 adet çam yarması çocuğa maruz kaldım. Sürekli birbirlerine sarılıyorlar, elleri kolları rahat durmuyordu. Uyarmak zorunda kaldım. "Zaten iki metresiniz, lütfen kolunuzu birbirinize atmayın, sahne görüşüm kapandı" dedim. "Tamam konser başlasın indircez" dedi gençler, köftehorlar.  Üstelik Katatonia'ya dair bir bilgileri yok. Epica da dinlememişlerdir. Ama sırf Simone Simons görmeye gelmişler. Kendileri konuşurlarken de duydum. Arkadaş, ortamın en uzun boyluları yine nasıl denk geldi de önüme geldi hayret yaa! 

En dayanamadığım şey insan. İnsana dokunmak, değmek, nefeslerini hissetmek. Değil insan teni, montları suratıma yapışmış bir şekildeydim. Ulan vestiyer var, ver montu, hem sen rahat et, hem metalcilerden korumaya çalıştığın kız arkadaşın rahat etsin! Dünyanın tüm montları kızartma kokuyor bir de! Nedir bu kızartma kokusu? Bunları bu dar ve sıcak ortamda burnumuza dayamak, koklatmak zorunda mısınız? Bir de daha garibi var ki, boyu kısa ama saçı havaya doğru uzayan erkek modeli. Böyle saçlı bir kıza hiç rastlamadım ama yünden bozma, havaya doğru uzayan bir bulut yumağı saçlı erkek modelini her türlü metal & rock konserlerinde görmek mümkün. O değil de, hala grup tshirtleri de varmış. Utanmadan giyiliyormuş. Fütursuzca o saçlar uzatılıyormuş bakımsız bakımsız... Hala metalciler sivilceliymiş. Hala kendilerini en özel sanıyorlarmış. Ben ergenliğimden itibaren bu yola baş koydum. Ama hiç aptal olmadım (ya da olmadığımı sandım). Neyse...

Ve Katatonia

Konser saatleri ile ilgili bir yanlış anlaşılma vardı sanırsam. Kimi yerde 20:00 diye gösterirken, kimi yerde de 21:00 olarak yazıyordu. Bizi 19:45 gibi içeriye aldılar. Konser de 20:30 civarlarında başladı. İşte o an! Yine Katatonia elemanları ile karşı karşıya, göz gözeydim! 



"The Parting" ile başladılar. Son albümlerinden sevdiğim 3 parçadan biri zaten. Diğer ikisini çalmadılar bile. Nasıl "Hypnone" çalınmaz yaa? Nasıl çalmazlar! Bir önceki albümden sevdiğim parçalar vardı neyse ki. Beni en çok mutlu eden "Dead House" ve "Strained" oldu. Ezelden Katatoniacı olduğum için, albümler ne kadar geriye giderse, içimdeki coşku o kadar artıyor. Biliyoruz ki artık setlistlerinde Discouraged Ones albümünden öncesi yok. Biz de elimizde kalanlarla yetiniyoruz mecburen. Burdan Jonas'a da iki çift lafım var. İlk gördüğüm günden beri adamın dünyada kapladığı hacim giderek artıyor. İlk başlarda bu sevimli olsa da, artık biraz olması gerekeni aşmış gibi. Kilo bile nerelere fırtlayacağını şaşırmış. Halbuki Saklıkent konserinde ona İsveç diyeti yapmasını önerdikti. Onun aksine, Blakkheim da giderek dünyadan yokoluyor arkadaş! Adam kurudu kaldı. Bunlar benim çocukluk aşklarımdı. İkisi de uç noktalara saptılar. Bir de anlayamadığım, her konserde sabit 3 eleman haric sürekli başka bir ekip. Ben artık takip etmekten bıktım usandım. İsimlerine, geçmişlerine bakmayı bıraktım. Kimseler kimler... Zaten teknoloji çıkalı, konserlerde büyük gelişmeler var. Katatonia'nın daha önceki albümlerinde kullanmadığı efektler, klavyeler... Hepsi de arkadan veriliyor. Bence çok güzel oluyor. Canlı müzik ve konser sevmeyen ben, artık konserler orjinale daha yakın olduğu için zevk almaya başladım. Komple banttan verip playback yapsalar daha mutlu olurum aslında :P 

Bir çok konser sonrası yorumu okudum. Herkes konserdeki performanslarının muhteşem olduğunu söylemiş. Ben pek öyle düşünmedim bu sefer. Diğer konserlerinden daha iyi değildi kesinlikle. Yine herkes setlisti çok beğenmiş. Ben umduğumu bulamadım açıkçası. Bir kaç parça ile oyalanabildim yalnızca. Millet "July"da coşar, ben nefret ederim. Neyse, yine de onları görmek, çocukluk aşkımı görmek gibi bir şeydi benim için. Yıllarca şarkılarıyla acı, mutlu her günümde bana eşlik eden ses, etten kemikten 4. kez karşımdaydı. Yanımda başka bir cihaz getirmediğimden, iphone kamerası ile bol bol fotoğraf çektim. Diğer salaklar gibi küçücük telefon kamerasıyla kayıt almaktan daha mantıklı diye düşünüyorum. Instagramda paylaştığım fotoğraflardan birini Facebook Katatonia sayfasına yollamıştım. 


Sen biricik Blakkheim tut, fotoğrafı kendi sayfasında paylaş, üstüne de Yunanistan ve Türkiye konserleri çok iyiydi bilmemne yaz! Bir tane fotoğrafa 3 tane performans yorumu yap! Bir mutlu oldum bir mutlu oldum ki! İşte gerçekten sosyal medyanın gücü bu olsa gerek! Küçükken başıma gelseydi, tüm gece uyuyamazdım herhalde heyecandan!


Epica


Konser süresinin uzunluğundan ve bel durumumdan dolayı, tahminimce 2-3 parça dinleyip çıkacaktım. Artık belim koptu kopacaktı. Arkadaşım da söyledi, Simone Simons'ı bir kez görsem de olur, çıkabiliriz dedi. Zaten Epica konusunda "Cry for the Moon"dan bir adım öteye gidememiş olan ben, pek de beklenti içerisinde değildim. Fakat konserden iki gün önce son albümlerini indirmiştim. İlk 3 parçayı banko çalacaklarını bildiğimden onlara aşinalık açısından dinledim 1-2 gün. Aslında çok da beğendim, dinledikçe alıştım. Kendilerini aşmışlar sanki. O gereksiz ve ittirme senfonik havadan biraz daha progressive e kaymışlar. Bence çok da güzel olmuş. ama açıkçası benim de tek derdim kadını görmekti. Fotoğraflarda, videolarda böylesine güzel bir kadın kim bilir sahnede nasıldı! Heyecanla bekliyordum. Yarım saat - 40 dk'lık bir aradan sonra nihayet geldiler sahneye. Onlar sahneye geldiklerinde belim ve bacağım çoktan felç olmuştu bile. Ama ne yalan diyim, hepsi birer güneş gibi doğdular! 


Kadın zaten sesi ve görüntüsüyle kusursuz. Ama diğer elemanların bu kadar şeker olabileceklerini düşünmemiştim. Mark Jansen hariç diğerlerinden çok da haberim yoktu doğrusu. Normalde fotoğraflarda gayet süklüm püklüm olan tipler, sahnede adeta karizmalarını konuşturdular. Bu kadar etkileneceğimi düşünmemiştim hiç. O saçlar o başlar neydi? Bence hepsi efsaneydi. Seyirciyle olan iletişim, parçaların gazı... Uzun zamandır bu kadar eğlendiğimi, içimin kıpır kıpır olduğunu hatırlamıyorum. 





2-3 parça sonra gideceğim diyen ben, konser sonuna kadar ağzım açık çivilendim kaldım. Sahneden indiler zırt diye, anladım ki bis için geri dönecekler. Ama artık cidden fiziksel anlamda bitmiştim. Her ne kadar beynim kal diyorsa da, vücudum pes etmişti. Çıktık. Daha sonra neler oldu bilmiyorum. Bis için döndüler mi, döndülerse ne kadar kaldılar vs. bilen biri varsa Allah rızası için anlatsın!

Şunu da söylemeden edemeyeceğim. Mekan görsel olarak çok güzel olsa da, ses sistemi yine boktu! Hadi teknoloji falan işi kurtarsa da biraz, yahu şu ülkede adam gibi bir konser izleyemeyecek miyiz biz? Ya da normali bu mudur nedir yani? 

Instagramda takip etmek isteyenler için kullanıcı adım: puthedge

İki gruptan da konserde çaldıkları (ikisi de son albümlerinden), sevdiğim birer parça ile başbaşa bırakıyorum kendimi...


4.04.2011

Yeni Keşif: Amarok

Polonyalılar'dan hiç beklemezdim... Alın işte farklı bir proje daha! Mariusz Duda (Riverside ve Lunatic Soul) zaten adamımdı, hemşehrisi de takdire şayan! Zaten kendi projesinde Mariusz Duda konuk vokalist olarak gelmiş ve ağırlığını koymuş. Henüz albümlerini indirmedim, ama "youtube" aracılığı ile, içinde Duda'nın da bulunduğu iki parçayı benimsedim bile...

Okuduğum kadarıyla grup 2002'de müzik marketlerde yerini almış. Şu ana kadar 3 albüm yapmışlar ve son albümleri "Metanoia" 2004'te piyasaya çıkmış. Daha sonra neden devam etmemişler ben de anlamadım. Söylenilene göre albümlerin soundları birbirinden farklıymış. Benim dinlediğim iki parça da çok alakalı sayılmaz. Kesin olan bir şey var ki, birkaç zaman beni idare eder! Dinlemek isterseniz buyrunuz:



3.04.2011

A Smart Kid

Stranded here on planet earth
It's not much but it could be worse
Everything's free here, there's no crowds

Winter lasted five long years
No sun will come again I fear
Chemical harvest was sown

And I will wait for you
Until the sky is blue
And I will wait for you
What else can I do?

A spaceship from another star
They ask me where all the people are
What can I tell them?

I tell them I'm the only one
There was a war but I must have won
Please take me with you.

27.01.2011

Lunatic Soul

Bu yazıyı çok daha önce yazmayı planlıyordum. Yazmamamın nedeni ise 2 albüme de 1 gün aralıklarla sahip olmam ve yalnızca ilk albümü dinlemiş olmam. 1. albümü sindirmeden 2.'ye geçemedim malesef!

Lunatic Soul, Riverside'ın vokalisti Mariusz Duda'nın solo projesi (yan projeleri de var ama Riverside ile tanınıyor). İlk albümü olan Lunatic Soul (evet albümle band ismi aynı) 2008'de piyasaya çıktı. Ben neden bu kadar geç farkettim bilmiyorum! Bu yeni projenin en büyük özelliği albümde elektro gitar kullanılmamış olması. Parçalarda etnik öğeler de bulmak mümkün. Bazı kişiler albümü Opeth'in Damnation'ına benzetmişler. Fakat ben bir alaka bulamadım doğrusu. Orada hem bol miktarda elektro gitar var, hem de duygu bakımından çok daha farklı. İki projenin de melenkolik olması bence bir benzerlik değil! Hem Mariusz Duda o kadar büyük bir adam ki, notalarıyla insanları nasıl vurabileceğini biliyor. Yani Mikael bok yemiş! İlk dinleyişte parçalar sizi çok vurmasa da, bir kaç dinleyişten sonra "ohaaaaaa" dedirtecek kıvamda. Haftalardır kopamadım! Parçalara ihanet etmemek adına 2. albüme de geçemedim bir türlü! Her dinlediğimde ayrı ayrı yerlere yolculuk ettim. Tarifsiz bir haz bu. Sonuna kadar da sömürdüm. Tüm parçalarını paylaşmak isterdim ama, gereksiz kalabalık olur, zaten dinlemek isteyen mutlaka ulaşacaktır bir şekilde. İlk olarak fikir edinmek isteyenler olur diye şu parçayı paylaşayım:


Nihayet 2. albümleri olan Lunatic Soul II'ye de geçtim bugün. Geçmez olaydım... Başka bir şey dinleyemiyorum! Bu kadar mı iyi olabilir bir albüm? Amca ne yapmışsın sen yaa! Öldürecek misin bizi? Ben şahsen gittim geri geldim... Her parça ayrı bir güzel! Hem de ilk dinleyişte bile yadırganmayacak, alışmayı bekletmeyecek cinsten. Müzikal anlamda son zamanlarda beni doyuran tek albüm oldu bu. İlk albümlerindeki ohalık derecesini kat kat katladı. Böyle başarılı adamlar oldukça sırtım yere gelmez benim. Bunlardan birincisi tabii ki Mariusz Duda, ikincisi Steven Wilson, üçüncüsü ise Dan Swanö. Böyle "front man"ler oldukça, "Music of the future will not entertain" olayı da ortadan kalkmış olur. Bu savı ortaya atan her ne kadar Steven Dayı olsa da... Bence 3'ü birleşsinler, bir grup kursunlar, ben de gidip bir yerlerden atlayayım artık! Neyse, ne diyordum, bu ikinci albüm cidden olayı aşmış. Biraz melenkolik şeyler keşfetmek isteyenlere ilaç gibi gelecektir eminim!  Ben ki sözlere pek önem vermem (aldığım haz edebi değil, müzikal olduğu için), 2 albümün sözleri de gerçekten melodilerle çok paralel olmuş. Ben şiddetle tavsiye ediyor, 2. albüm için tek bir parça paylaşamayacağımdan, albüm teaser'ını yayınlıyorum. Buyrun efenim, fikir edinin:

5.07.2010

Deftones ve One Love For Chi


Deftones benim orta okuldan beri dinlediğim bir gruptur. Müziklerini her zaman çok beğendim, yer yer de evde ve stüdyoda da şarkılarını çalmaya çabaladım. Fakat Üniversiteye başladığımda, müzik zevkim biraz daha yön değiştirmeye başladığı için nedense Deftones bir türlü oluşturduğum playlistlerimde pek yer almıyordu. Ama yine de çıkarttıkları tüm albümleri dinledim ve mutlaka kendime 1-2 tane favori parça edindim.



































Gelelim Deftones'un 2010'da piyasaya sürdüğü Diamond Eyes albümüne... Bugüne kadar bir çok başarılı albüme imza atmış olan Deftones, bu albümle benim gönlümü öyle bir fethetti ki... Her parçası ayrı bir güzel! Normalde bir grup çok başarılıysa (ki Deftones öyledir), daha sonra sanki hiç güzel albüm yapamayacaklarmış gibi gelir. Yani güzel bir albümden sonra daha güzeli olamayacak diye düşünürüm hep. Güzel olanlar hep eskidir ve yenileri asla eskileri kadar tat vermezler. Ama bu albüm gerçekten çok başarılı olmuş. Üstelik klasik Deftones tarzını bozmadan, yine kendilerini yansıtan bir albüm yapmışlar. Bu durumun aynısı olarak, Katatonia'nın da son albümü olan "Night is the New Day" de aynı özellikleri taşıyor. Gerçekten "çok iyi" olarak nitelendirebilirim. Çünkü onlar da uzun süredir çok iyi albümler sürmemişlerdi piyasaya. Üstelik bundan önceki son iki albümlerini neredeyse "çöp" olarak bile nitelendirebilirim...


Deftones için en üzücü olay ise sanırım 2008 yılının son aylarında, grubun basçısı olan Chi Cheng'in bir araba kazası sonucu ölümden dönüp komaya girmesidir. Hala komada olan Chi, benim için zamanında Deftones'un en favori elemanıydı. Zaten çoğu Deftones fanı için de bu böyledir diye düşünüyorum. Chi Cheng için bir fanı Oneloveforchi adlı websitesini kurmuş ve orada belirli zaman aralıklarıyla Chi hakkında bilgi veriyor ve aynı zamanda onun için sitede yardım toplanıyor. Ölmemesi gerçekten bir mucize ama bilincinin yerine gelip tekrar eski sağlığına kavuşması da mucize gibi...

27.06.2009

Bass mı? Evet evet!!!

Çok geç kalınmış bir yazı, biliyorum. Zaten böyle olacağı belliydi, bir hevesle blog aç, sonra da üşenip yazma...

Tam tarihini hatırlamasam da nisan sonu, mayıs başı gibi bir bass gitar almaya karar verdim. Uzun zamandır istiyordum zaten. Elektrodan bass gitara ani bir geçiş oldu. Elimde olsa tüm müzik aletlerini çalabilmeyi istiyorum! Evet istiyorum! Çok param olunca alabildiğim kadar müzik aleti alıcam! Hepsini yarım yarım öğrenip yarım bırakılmışlar silsilesine bir çok şeyi daha eklemiş olucam! İşte insanın her şeye hevesi olunca hiç bir şeyi tam yapamıyor...

Gelelim bass gitar alma hikayeme... Bundan önceki iş yerimde "metalci" bir iş arkadaşım var idi. Kendisi peh gözel gitar çalar. Öylesine, her metalci gencin yaptığı gibi "Grup kuralım mı la?"lar gerçeğe dönüştü ve küçük çapta bir grup kuruverdik. Ben bass çalmak istedim. Uzun bir süre sağdan soldan bass gitarı olan bir insan evladı aradık. Herkes bir bahane bulup vermedi gitarını (ben olsam ben de vermem). Bir kere de stüdyoya girdik, stüdyonun uyduruk bass gitarını kullandıktan sonra bu işin böyle yürümeyeceğini anladım. Delirip netten 2. el bass gitar araştırmaya başladım. Nitekim bulamadım. Daha sonra Zuhal Müzik'te çalışan pek muhterem arkadaşım Mastercan'a sordum. Dedim ki koçum bi bak bakalım sizin orda bass gitarlar gaçaymış... O da bana fiyat listesi verdi. 2. el almaktan daha cazip olduğu için almaya karar verdim. Ama macenta rengi alacağım diye tutturdum. Ama ne yazık ki Türkiye'ye o tarz renkler yalnızca istek üzerine geliyormuş ve gelmesi de 4 ayı buluyormuş. Mecburen yukardaki resimde görünen gitarı aldım (Ibanez Gsr200). Ama ben soldakini almak istiyordum... Neyse artık...

Sonuçta bir grup oluşturduk, her ne kadar vokalimiz olmasa da... Bir gün o da olur belki...